



Bilgiye dayalı yaşamımız beynimizin içindedir. Duyularımız aracılığıyla edindiğimiz deneyimlere anlam veren beynimizdir. Duyusal deneyimlerimiz bilgi kaynağımızdır. Beyin bu bilgi verisi olmadan çalışmaz, gelişemez. Çevremizi ve sanat eserini anlayışımız , gözün daha önceki izlenimlerinden biçim, renk, hareket ve yaşama ait bilgileri beynimizin belleğe kaydetmiş, depolamış olmasına bağlıdır. Yazılı bir metinde harflerin ve sözcüklerin dili bilen için anlam taşıması ya da notaların, melodinin , ritmin besteci ve ses sanatçısı için algı ve yaratı aracı olması gibi. Algı, tanımaya dayalıdır ve her zaman geçmiş deneyime bağlı olarak gerçekleşir.
G ö r m e k , gözün uyarılışı ve bilginin beyin tarafından değerlenmesidir.
Çevremizdeki nesneleri görme kavramı , önceki bir deneyimden edinilen bilginin bellekte kayıtlı olması anlamını taşır. Bu deneyim işitme, dokunma, tat alma, koku alma ya da acı duyma gibi duyuları da içerebilir.
Çevremizdeki nesnelerin uyarı yetenekleri yanı sıra geçmişleri ve gelecekleri vardır. Geçmişini bildiğimiz, geleceğini tahmin edebildiğimiz bir nesne bizim için bir bilgi ve beklenti kaynağıdır. Bir çiçek rengiyle, kokusuyla, yapısının farklılığı ile dikkatimizi çeker, duyusal bir deneyim yaşarız. Ama onun açma mevsimini, tohumdan toprak,su,güneş işbirliği ile canlanarak gelişeceğini bilirsek algılama sürecinden, bilişten söz edebiliriz. Nesne anlam içermez, ona anlam veren beynimizdir.
Işık olmadan görüntü olmaz, dolayısıyla görme sürecinin başlaması için bir ışık kaynağının gözü uyarması gerekir
İNSAN GÖZÜ
İnsan gözünün yapısı ve yetenekleri 50 milyon yıl önce belirlenmiştir.Göz, küre biçimindedir ve göz çukuruna yerleşmiştir. Göz akının bulunduğu yüzey açıktadır, kirpik ve kaşlarla korunur, tuzlu göz yaşıyla temizlenir, göz kırpmasıyla yabancı madde atılır. Göz, biolojik uyum sağlama , bakma , görme , fark etme, ayırma, seçme yeteneği ile özel bir organdır. Gereksiz bilgiyi ayıklar, gereken ışığı denetler ve gözbebeğinden içeri alır. İRİS, yuvarlak bir adaledir ve yoğunluğuna göre daralıp genişleyerek ışığı denetler; fotograf makinesinin diaframı gibi işlev görür. İrisin ortasındaki göz bebeği irisle birlikte büyür ve küçülür, yoğun dikkat sırasında genişler. Mercek, irisin gerisinde, giren ışınları toplar ve gözün farklı uzaklıktaki nesnelere yoğunlaşmasını sağlar. Otomatik olarak en berrak görüntüyü bulana dek ayarlama yapar. Işık , peltemsi bir sıvı sayesinde göz çukurunun gerisindeki retinaya ulaşır.
Retinaya mikroskopla bakıldığında , biçimlerine göre isimlenmiş iki ayrı tip alıcı hücre bulunur. Her gözde 125 milyon Silindir, 6-7 milyon konik hücre vardır. Silindir hücreler karanlığa duyarlı olarak işlev görür ve bakışa farklı gri tonlarını vermek işlevinde uzmandır. Konik hücreler ise ışıklı ortamda ve tüm renk ayrımlarını görmek üzere uzmanlaşmıştır.Bu alıcı konik ve silindir hücreler, pikseller, çok sayıda bilgi alır, net görüntü sağlar, en küçük ışık birimi ile harekete geçer. Bir birine bağımlı çalışan bu farklı işlevli hücreler, ışığın etkisiyle biri uyarıldığında ötekiler de harekete geçer, dolayısıyla ışık ve gölge aynı anda eşit algılanır ve nesnenin dış çizgisi yani kontur ve kontrast
GÖRSEL DENEYİM ve İZLENİMCİ SANAT
19 yy Fransız ressamları görme bilimi ve ışıkla ilgili keşif ve kuramlardan etkilendi. Nesneyi betimlemek yerine ‘ ışığın resmini yapma’ görüşünü benimsediler. Göz retinasının kaydettiği ışığı, görme izlenimini, ışığın görüntüsünü sanata yansıtmayı denediler.
19. yy teknolojik gelişmeye dayalı sanayi devrimiyle otomasyon döneminin başlangıcı idi. Fotograf makinasının keşfi , gerçeğin mekanik ve seri olarak üretilmesi , insan gözünün yerini alması sanatçılara bir meydan okuma idi. Sanatçılar da imgenin kendine has yaratılış sürecinde , kendi sanatçı kişiliklerini vurgulama gereğini duydular. Otomatik makinaya karşı , ondan daha duyarlı olan insan gözünün fizyolojik yapısı üzerine yoğunlaştılar.Görüş bilimi temel alındı, retinaya yansıyan ışığa, renge, imgelere duyarlı insan gözünün izlenimleri yansıdı resim sanatına. İzlenimci sanat hareketi çağdaş sanatın başladığı nokta oldu.( Achille Bonito Oliva)
İzlenimci sanatçılar açık havada çalıştılar. Işıklı ortamda gördüklerini yansıttılar. Monet, gün doğuşu sırasındakı ışığı, renklerin kromatik çeşitlemesini yansıttı resimlerinde. Turner, atmosfer ve doğa resminde farklı teknik ve biçemiyle dikkat çekti. Ancak onların ‘ saf görüş’ olarak niteledikleri aslında özel eğitimli bir bakış biçimiydi ve görsel izlenimleri sanatsal bir bütünlük içeriyordu. Bugün halen müzelerde İzlenimci sanata izleyici ilgisi sürüyor .
Bir nesneye bakarken göz gezdirir, bir noktadan ötekine geçeriz ve resmin bütününü görmüş varsayarız kendimizi. Oysa bu görsel izlenimler birikir, değerlenmek üzere beyne aktarılır. Göz hareketleri kişinin amacına göre değişir; ilişkiler aranıyorsa , bakış iki imge arasında gidip gelir. Sanatçının tekniğini merak ediyorsak, bakış bütünün kurgusuna malzeme kullanış biçimine, yöntemin yeniliği ve uygulama becerisine yönelir. Resmin anlamı merakımızı uyardı ise o zaman bakış resmin bütünü üzerinde gezinir, ip uçları aranır, bulunur. Bu görsel parçalar, beyinde bir araya gelir, kümelenir, resmin öyküsü anlam kazanır.
Anlam çıkarmak üzere bir resim ya da heykel üzerinde gezinen bakış, en fazla görsel bilgiyi en kısa zamanda toplamak üzere planlanır. İlgi çekici , merak uyandırıcı imge ve nesneler üzerinde bakış daha uzun kalır, dikkat yoğunlaşır. Bellekte depolanan bu deneyim, bir sonraki deneyimde bağ kurulmak üzere çekip çıkarılacak yeni bilgiye dönüşecektir. Bakış, seçici yeteneği ile vasat ve basit nesne üzerinde oyalanmaz, otomatik olarak geçer.
Sanat eserini algılama sürecinin ilk aşamasında beyin gözden aldığı duyu mesajlarını sınıflandırır; çizgiler, şekil-zemin farkı, kenar çizgisi ve kontrastlar otomatik olarak algılanır. Bu temel algı unsurları daha sonraki aşamada yön, duruş ve renklerine göre tanımlanır. Bir resimde ışık ve temel unsurlardan sonra nesneler tanımlanır, bütünün düzeni ve anlam vermeye sıra gelir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder